Önüne bir bardak çay koydular, çay kaşığıyla tepeleme şeker koydu karıştırmaya başladı.
- Ben zavallı bir adam o popüler bir kadındı. Çevresi geniş, yüzü güleçti.
Çayından bir fırt çekti, ciğerlerinden bir “ohh” salıverdi.
- Dudaklarını dudaklarımdan, ellerimi kalçalarından ayırırken derin bir nefes aldı. Gözlerini karanlığa dikip “bana aşık olma, sakın olma" dedi.
Bardağı avucunda bir süre tutup bir yudum daha aldı. Eli yanmış olmalıydı ama o aldırmıyordu…
- Ben de ona aşık olmadım. Sonra aşık olmamaya devam ettim. Ona her gün tekrar tekrar aşık olmuyor… Ona hiç aşık olmuyor ama hiç ve… Ve…
Bardağı masaya koyup ayağa kalktı. Kapının eşiğinde bize döndü ve yarı gülümseyerek
- Eğer intihar etmiş olsaydım bir kez ölecektim, ama ona aşık olmayarak her gün ölüyorum… dedi. Ve gitti.

Oyunumuza geri döndük, pek aldırış etmedik. Buradan her gün aşık olmaması istenen adamlar geçerdi, biz hep çay içerdik.

  • Bedreddin: Ziloteslerin bizden farkı ne?
  • Dede: Onlar cesur insanlardır [...]
  • Bedreddin: Hepsi bu mu? Sadece cesaret mi? Kazanç mı? İstemek mi? Bunların arasında vermek yok mu?
  • [...]
  • Dede: Hiçbir şeyin hepsi göründüğü gibi değildir. Zilotesler toplu yaşamın düzeninde terbiye edilirler. Her şeyde paylaşım adaleti ararlar. Önce kendi aralarında destek oluştururlar. Yetmezse devletten isterler. Devlet ilgisizse yakasına yapışırlar Direnirse devirirler.
  • [...]
  • Bu bir ebedi ve ilahi mücadelenin ahlakıdır. Bunu onların lisanından öğrendiğin zaman hayretin artacaktır. Unutma! Onlar, hakkın verilmesini beklemezler, almasının yolunu bilirler...

İsabella Börklüce’ye sarıldı. Gözlerinin içine baktı ve sustu. Göz kapaklarını örttü. Bir ilahi vicdanın mabedinde masum ve hayran bakışlı kadın sessizliğiyle bekledi. Börklüce sevdiği kadına sarıldı. Yanaklarını okşadı. Sonra uzun uzun seyredip hükmünü özetledi:

"Yarin yanağından başka her şeyi ortak yaşamak… İşte bizim düsturumuz bu…"

Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Tanrı
Bin birinci gece şairi yarattı,
Bin ikinci gece cemal’i,

Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı.

Ucuz devrimci işi değil, insan işi bir hüzün: 3 Haziran 1963

Kapının aralığından başını uzattı, gülümsedi. kalemin var mı dedi. uzattım. içeri girdi. duvara bir şeyler yazmaya başladı. sırtında biten siyah, dalgalı saçları ve beyaz elbisesi ve ince zarif el hareketleriyle en ince ayrıntısına kadar anlatılmış bir melek tasvirinden çıkmışçasına; kimsenin, melekler dışında hiç kimsenin duyamayacağı güzide notaların yer aldığı bir melodi eşliğinde dans edercesine yazıyordu. maraşlı bir bakkal çırağının üçüncü karısı için yazdığı şiirdeki gibi dünyanın merkezini yanında taşıyordu sanki. nokta koydu. nokta hep sonlara konur. o da bir şeyin sonundaydı anlaşılan. sonları sevmeyiz. sonlar hoş karşılanmaz. neyse ki bu sefer sadece bir şiirin sonuna gelinmişti. bu şiirin adı birbirine şiir okuyan iki adam idi. şiirde bir oda içinde yer kaplamasından daha açık renkte ahşap bir masa, biri plastik iki sandalye var. plastik sandalye beyaz, kollarından biri kırık, diğerinde erimiş ve sandalyeyle bütünlemiş yeşil bir mum var. mum neden beyaz değil? daha güzel görünebilirdi. beceriksiz şair veya ressamların yapacağı türden bir şey bu. ya da tam tersi. tam bir deha işi. şöminede üç tane kütük. 3 büyük bir sayıdır yerine göre. kütükler de öyle. şiir sıcak bir odadan bahsediyor. adamlar birbirinden farklı görünüyorlar. ama şiirdeki oda birbirinden bu kadar farklı iki adamın yalnız kalamayacakları kadar sıkıcı. adamlar farklı değiller. aksine çok benzerler. yoksa bu şiirde duramazlar. bu odada oturamazlar. bir odada görülemeyecek şeyler var bu şiirde. ancak hissedilebilecek. masumca hissedilebilecek şeyler. döndü. kalemi uzattı. gülümsedi. teşekkür ederim dedi. işte o anda selanikli bir şairin de dediği gibi ömrümde ilk defa iki adet gözün benden bu kadar uzak ve bu kadar sıcak olmasına şaşarak kımıldamadan durdum. önemli değil diyemedim. kaleme uzanamadım. gülümseyemedim. durdum. sadece durdum. 25 yıldır orada öylece duruyormuşum gibi durdum ve seyrettim kalemi masaya bırakıp arkasını dönerek odadan çıkışını. en önemlisi de ne biliyor musun? bütün hücrelerim çılgınlar gibi arzularken. ruhumun her bir zerresi dünyanın en nadide şeyine ulaşmak için bedenimden, gözlerimden, ağzımdan, burnumdan fışkırarak çıkmak için çırpınırken. bir adım atıp sarılamadım. sarılamamanın verdiği hüznü bilir misin? tabii ki bilirsin. bilirsin çaresizliğin beden halini. bilirsin en büyük ziyafetin ortasında yaşanan kıtlığı. bilirsin mavi derinliklerdeki susuzluğu. ve şimdi ben yirmi beş yıldır hiç ayrılmadan durduğum yerimde ikinci kez birbirine şiir okuyan iki adam şiirini okuyorum. gelinen son bana aitmiş, şiire değil anlıyorum.

"Ölüm, bu mesleğin kaderinde var" dediler.
"Güzel öldüler" de dediler.
Hatta “Karbonmonoksitten ölüm tatlı ölümdür” bile dediler.
Biz insanlar ölmesin dedikçe “siyaset yapma”, “duygu sömürüsü yapma” dediler.

Diye diye dillerinde tüy bitmedi, ama öle öle biz bitiyoruz.

Ailelerini geçindirmek için alabildiğine zor şartlar altında çalışan ve ellerine bakmak zorunda bırakıldıkları köpek sürülerince değersiz olarak görülen daha nice emekçimizin her gün ölmesine ses çıkarmamamızı isteyenler ceplerini doldurmaya doymadılar.

AFAD: 17 işçi öldü, 11 işçi yaralı, 200’ün üzerinde işçi mahsur diyor.

200’den fazla çalışan. 200’den fazla aileden bahsediliyor burada. 200…

Ama tabii ölenler senin ailenden değil ki aptalın oğlu. Ölenlerin hiçbiriyle tanışmadın, alışveriş yapmadın ki taşşaksız müslüman. Sıcacık yuvanda oturmuş, son teknoloji cihazlarınla kim-nerede-kiminlecilik oynuyor vik vik dil katlediyorsun. Senin mi canın yandı sanki götoğlanı?

Bir faydan olmuyor madem laga luga da yapma lan hıyarağası.

Çok sinirleniyor insan. Zaten elimiz kolumuz bağlı… 

İstanbul’a bahar geldi duydun mu? En çok da senin saçına yakışır bahar bilirsin.

adalarda papatya, modada çekirdek, caddebostanda bir bira.

Şimdi

"Geleyim mi?" desen,

"Gel" diyemem.

Gelsen,

"Git" diyemem. Çekinirim